GLOBALLEŞMENİN ORTAYA ÇIKARDIĞI TEHLİKELER

 

 

Globalleşme ile ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel entegrasyonun artması, ulus-devletin güç ve etkinliğini azaltmıştır.  Ulus-devlet, sınırları içindeki fikirlerin akışını ve ekonomik politikaları artık kontrol edememekte ve böylece iç politika araçları etkisini yitirmektedir.  Bir bakıma ulus-devlet, rolünü, sorumluluklarını ve politik ilişkilerini yeniden tanımlamaya zorlanmaktadır.  Globalleşme sürecinde ulus-devlet, yetkilerinin birçoğunu bir taraftan uluslararası kuruluşlarla diğer taraftan da yerel otoritelerle paylaşmaya mahkum olmuştur.  Bir zamanlar ulus-devletin sorumluluk alanı içinde yer alan savunma, ekonomik yönetim gibi pek çok alan artık büyük ölçüde IMF, Dünya Bankası, WTO, NATO ve BM gibi uluslararası kuruluşlar ya da bölgesel düzeydeki siyasi ve ekonomik birlikler (Avrupa Konseyi, Avrupa Merkez Bankası gibi) temelinde koordine edilmektedir.  Globalleşme, bu bağlamda bir paradoksu ortaya koymaktadır.  Şöyle ki; bir taraftan globalleşme ile tüm ülkelerde demokrasinin gelişmesi amaçlanırken diğer taraftan da gücün uluslararası kuruluşlara devredilmesiyle ülkeler kendi gelecekleriyle ilgili temel kararları almaktan yoksun bırakılmaktadır (Boutros-Ghali,1996:151).

 

Öte yandan globalleşme, ulusal politikaların etkinliğini azaltmakta ve ülkelerin radikal kararlar almasını güçleştirmektedir.  Ulus-devlet, artık ne ekonomik politikaların yönlendiricisi ne de tek başına ulusal güvenliğin sağlayıcısıdır.  Dünyanın dörtbir yanında ulus-devlet içinde etnik milliyetçiliğe ya da dini temele dayalı özerk bölgeler ortaya çıkmıştır.  Rusya’da, Çeçenistan; Kanada’da, Quebec; Yugoslavya’da, Kosova ve İspanya’da, Katalonya örnek gösterilebilir.

Ulusal sınırları aşan işlemlerin, sayısının ve ölçeğinin her geçen gün artması devletin gücünü olumsuz yönde etkilemektedir.  Globalleşme sürecinde trans-nasyonal firmalar hem ekonomik hem de siyasi karar almada daha etkin hale gelmektedir.  Örneğin, uluslararası arenada faaliyet gösteren General Motors, Shell, Microsoft gibi firmalar, çoğu hükümetten daha büyük ve daha güçlü hale gelmiştir.

 

Globalleşme ile gelişmekte olan ülkelerin milli gelir ve ihracatları içinde sınai ürünlerin payının gittikçe artmaktadır.  Bununla beraber globalleşmenin, bu ülkelerin teknoloji üretir hale gelmesine olanak sağladığını söylemek çok güçtür.  Bu ülkelerin ithal teknolojiye bağımlı yapısı, sağlıksız dış ödemeler bünyesi ve sık sık dış şoklara maruz kalmaları hala önemini korumaktadır. 

 

Öte yandan, kültürel globalleşme ile ortaya çıkan kültür, batı kültürüdür.  Kısaca, batılı değerlerin dünyada hakimiyet kurmasıdır.  Dünya da çok sayıda farklı kültür mevcuttur.  Yerel kültürler global kültürü benimsediği ölçüde ancak kültürel globalleşme gerçekleşebilecektir.  Fakat yerel kültürlerin global kültüre karşı bir reaksiyon göstermesi ihtimali de her zaman mevcuttur.  Diğer taraftan kültürel globalleşmenin ortaya çıkardığı batı tüketim anlayışının ve yaşam biçiminin, diğer ülkeler için bir tehdit mi yoksa bir fırsat mı olduğu kişilerin bakış açısına göre değişebilmektedir.  Liberal bir perspektiften bakıldığında kültürel globalleşme, dünyada barış ve huzurun sağlanmasına katkıda bulunabilecek iken; milliyetçi-muhafazakâr perspektiften bakıldığında kültürel globalleşme, ulusal kültürlerin yok olması anlamına gelmektedir.  Sonuçta kültürel globalleşme toplumları Amerikancı-komünist, çağdaş-gerici vb. kamplara ayırdığı da bir realitedir.  Ayrıca, ticari reklamcılığın artması ve dünyada tek tip tüketim alışkanlığının yayılmasının Batılı olmayan ülkelerin sosyal gelişimine zarar vermesi olasılığı da bir hayli yüksektir.

 

Globalleşme, bir yandan yerel farklılıkları minimize ederek ortak bir kültür ortaya çıkarırken diğer yandan da global köyün içinde ‘alt köy’lerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır.  İnsanların ulusal/yerel değerlerini bir tarafa bırakmadıkları gibi köklerine daha sıkı sarılmalarına ve bölgesel blokların ortaya çıkmasına yol açarak adeta bir ‘global paradoks’ yaratmaktadır (Gürses,1998).  Kültürel globalleşme, değişime ayak uyduramayan, değişim talebiyle baş edemeyen veyahut ta değişimi benimsemek istemeyen kesimlerin kendi iç dünyalarına kapanmalarına neden olabilecektir.  Ayrıca globalleşme sürecinde, değişime ayak uyduramayanlar ya da bunu başaramayanların kimlik krizi ile karşı karşıya kalmaları ve sonuçta da globalleşmeye karşı mücadeleye girişebilmeleri ihtimali de vardır.  1970’li yıllardan sonra dünyada bir taraftan dini ve milli akımların güç kazanması, diğer taraftan da bölgesel blokların artması bunun bir göstergesi sayılabilir.  Dolayısıyla kültürel globalleşmenin bir anti-globalleşme süreci ortaya çıkarması olasılığı da bir hayli yüksektir.  

 

Günümüz dünyasında bir taraftan globalleşme hareketi yaşanırken, diğer taraftan da buna karşı eğilimler mevcuttur.  Korumacılık ve bölgeselleşme hareketleri bunların başında gelmektedir.  Gelişmiş ülkeler de dahil pek çok ülke, bir takım bürokratik engellerle korumacılığı hala sürdürmektedir.  1970 sonrasında ‘ekonomik bloklaşma’ ya da ‘bölgeselleşme’ gibi eğilimlerin bir hayli arttığı görülmektedir.  AB, NAFTA ve APEC' in başını çektiği ticaret bloklarının korumacı karakteri göz önüne alındığında, dünya ekonomisi açısından bölgesel ticaret anlaşmalarının, GATT çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan çok taraflı ticaretin liberalleştirilmesi hareketine ters düştüğü görülmektedir.

 

Globalleşmenin ortaya çıkardığı diğer önemli tehditleri şu şekilde sıralayabiliriz: Globalleşme ile beraber sermaye hareketleri, hem hacimsel olarak artmakta hem de kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelmektedir.  Tablo 1’de görüldüğü gibi, son yıllarda gelişmekte olan ülkelere yönelik yabancı sermaye resmi kanallardan özel kanallara doğru yönelmiştir.

 

Tablo 1: Gelişmekte Olan Ülkelere Net Sermaye Akışı, 1983-99

Sermaye akışı / Yıl      

1983-88

1989-95

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

19991

Net özel sermaye akışı

(Milyar US$)

15.1

107.6

136.1

127.4

141.2

118.3

151.2

200.7

100.6

60.5

50.1

Doğrudan özel yatırımlar2

 69

39

20

27

36

59

48

45

73.3

113.5

132.9

Net portföy yatırımı2

23

41

27

42

63

71

11

22

59.1

64.1

15.6

Diğer net yatırımlar2

8

20

53

69

1

-30

41

74

-32.4

-77.6

-48.5

Net resmi sermaye akışı

(Milyar US$)

29.0

21.4

20.8

14.3

23.3

20.4

31.0

-3.8

11.7

23.6

1.0

Not: Negatif işaretli değerler, sermaye kaçışını ifade etmektedir.

1 Projeksiyon

2 Net özel sermayenin yüzdesi olarak       

Kaynak: IMF, World Economic Outlook, 1997, s. 43 ve 1999, s. 40-41’den derlenmiştir.

 

 

1983-88 döneminde net özel sermaye, net resmi sermayenin sadece % 52’sine eşit iken; 1989 ve sonraki yıllarda bu durum tamamen tersine dönmüştür.  Örneğin net özel sermaye, 1991’de resmi sermayenin % 650’sine ulaşmıştır.  Gelişmekte olan ülkelere yönelik net özel sermaye içinde doğrudan yabancı sermaye akımları görece üstünlüğünü korumasına rağmen, özellikle 1990 ve sonrasında portföy yatırımları ve diğer yatırımların payı daha hızlı bir artış göstermiştir.

 

Hacim ve karakter açısından biçim değiştiren yabancı sermaye hareketlerinin özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz yönde etkilediği, bu ülkelerde makro-ekonomik istikrarsızlığa sebep olduğu ve finansal krizlerin sorumlusu olduğu sık sık gündeme gelmektedir.  Arbitraj peşinde koşan, daha seçici davranan, kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelen sermaye hareketlerinin hacminin büyümesi, gelişmekte olan ülkelerde finansal kriz potansiyelini artırmaktadır.  1994-95’teki Meksika krizi ile 1997-98’deki Asya-Pasifik krizi buna örnek gösterilebilir.  Her iki krizin nedenleri gerçek manada hala netlik kazanmamakla birlikte, sermaye hareketlerinin önemli bir istikrarsızlık kaynağı olduğu ve globalleşmenin bu problemi hafifletmekten ziyade daha da kötüleştirdiği görülmektedir (Sachs,1998:103-104).

 

Globalleşme sürecinin gelişmiş ülkelerde yoğun işsizliğe neden olduğu ve özellikle niteliksiz işgücünün acımasız rekabetin kurbanı olduğu sık sık iddia edilmektedir.  Şöyle ki; globalleşmenin ortaya koyduğu şiddetli rekabet ortamı, düşük işgücü maliyetine sahip gelişmekte olan ülkelere emek yoğun üretime dayalı mallarda karşılaştırmalı üstünlük sağlamaktadır.  Bu durum gelişmiş ülkelerin tekstil, demir-çelik, gıda gibi daha çok emek yoğun ve niteliksiz işgücünün istihdam edildiği endüstrilerdeki rekabet gücünü alabildiğine zorlamaktadır.  Hızla artan rekabet, gelişmiş ülkeleri daha düşük ücretli işgücü kullanımına ya da arayışlarına zorlamakta; bu durum ise söz konusu ülkelerde hem işsizliği körüklemekte, hem de işgücünün işveren karşısında pazarlık gücünü zayıflatmakta ve böylece ücretlerin gerilemesine yol açmaktadır.  Bundan da özelikle bu ülkelerdeki niteliksiz işgücü en fazla zararı görmekte ve yaşam standartları düşmektedir.  Ayrıca, endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçiş, iş alanlarını imalat sektöründen hizmet sektörüne kaydırarak gelişmiş ülkelerin istihdam yapısını değiştirmekte ve böylece sendikalı olarak çalışan kesim için iş olanaklarını hızla azaltmaktadır (Dash,1998:52).  Diğer taraftan globalleşme, gelişmekte olan ülkelerdeki niteliksiz işgücünü de zora sokmaktadır.  Dünya çapında artan ticaret ve yatırım fırsatları global firmalara faaliyet gösterdikleri bölgelerde muazzam sermaye ve nitelikli işgücü arzı sunarken, niteliksiz işgücü ya da toprak gibi mobil olmayan üretim faktörleri bundan istifade edememekte ve niteliksiz işgücünde arz fazlalığı ortaya çıkmaktadır.  Niteliksiz işgücü piyasasındaki artan arz fazlalığı zaten düşük olan ücretleri daha da düşürmekte ve sonuçta bu kesimin hayat standartlarını kötüleştirmektedir. 

 

Rodrik (1997a; 1997b), globalleşmenin gelişmiş ülkelerde sadece niteliksiz işgücü üzerinde olumsuz bir etki yapmakla kalmadığını, aynı zamanda ekonomik güvensizliği artırmakta ve sosyal güvenlik sisteminin zayıflamasına yol açtığını belirtmektedir.  Bu gelişmeler ise gelişmiş ülkelerde serbest ticarete ve sermaye hareketlerine karşı politik baskıların ve dolayısıyla da korumacı eğilimlerinin artmasına sebebiyet verebilmektedir.  Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin emek yoğun üretim yapan endüstrilerdeki rekabetine dayanamayınca, yukarı da belirttiğimiz endüstrileri dış rekabete karşı koruma yollarına başvurmaktadırlar.  Gerçi GATT müzakereleri korumacılığı engelleyici tedbirler içermekte ise de gelişmiş ülkeler mevzuat boşluklarından faydalanma ya da bir başka gerekçeyle korumacılığın arkasına sığınmaktadırlar.  Söz konusu ülkelerde işsizliğin artışına paralel olarak korumacı eğilimlerin daha da artması kuvvetle muhtemeldir.

 

Globalleşme ile ülkeler arasındaki gelir dağılımında adaletsizliğin arttığı gözlemlenmektedir.  Özellikle, 1980 sonrasında gelişmiş ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir yakınlaşma gözlemlenirken; gerek gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler, gerekse gelişmiş ülkelerin kendi aralarında uçurum büyümüştür.  Bir çok gelişmekte olan ülkede kişi başına gelir artışı ortalama olarak ikiye katlanmasına rağmen, bu artış yine de gelişmiş ülkelerin sağladığı artışın çok gerisinde kalmıştır.  Ayrıca, gelişmekte olan ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir kutuplaşma söz konudur (IMF,1997:72; Rowthorn ve Kozul-Wright,1998:11).  Kore, Malezya, Tayland gibi ülkeler gelişmiş ülkelerin kişi başına gelirde sağladıkları artışı yakalayabilirlerken; Orta Doğu ve Afrika ülkeleriyle, Hindistan ve Bangladeş gibi Asya ülkelerinde bu artış çok gerilerde kalmıştır. 

 

Öte yandan, üzerinde henüz bir konsensus sağlanmamış olmakla birlikte globalleşmenin ülkelerin kendi içinde de gelir dağılımında adaletsizliğe yol açtığı iddia edilmektedir.  Gelir dağılımını olumsuz yönde etkileyen çok sayıda faktör olmasına karşın, globalleşme bağlamında özellikle ticaret ve teknolojik değişim ön plana çıkmaktadır (Sachs,1998:106; Rodrik,1998:4).  Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerle artan ticareti ve bu ülkelerdeki teknolojik gelişme sonucu endüstri toplumunun yerini bilgi toplumuna bırakması, gelişmiş ülkelerin imalat sektöründe istihdam edilen işgücünün hem istihdamını, hem de yaşam standartlarını olumsuz yönde etkileyecektir.  Ayrıca globalleşme, mobil haldeki üretim faktörleri -nitelikli işgücü ve sermaye- ile mobil olmayan üretim faktörleri -niteliksiz işgücü ve toprak- arasında ayrıcalıklı vergi uygulamasına neden olmaktadır (Rajan,1998:11).  Şöyle ki, mobil haldeki üretim faktörleri, vergi oranlarının daha düşük olduğu coğrafi alanlara kayarak vergi yükünden kısmen kurtulabilmektedir[3].  Buna karşın mobil olmayan üretim faktörleri, bu vergileri ödemek zorunda kalmaktadır.  Bu durum, nitelikli işgücünün yaşam standardını yükseltmekte; buna karşın, niteliksiz işgücünün standardını düşürmektedir. 

 

Globalleşmenin ortaya çıkardığı önemli tehditlerden birisi de nitelik ve niceliksel olarak ‘çevre sorunlarını arttırması’dır.  Dünyada, bir taraftan rekabetin her geçen gün inanılmaz bir şekilde kızışması diğer taraftan da dünya nüfusunun hızla artması ile beraber global boyuttaki çevre sorunları giderek artmaktadır.

 

Globalleşmenin çevreyle ilgili olarak ortaya çıkardığı dört farklı tehlike söz konusudur.  Bunlar;

 

·      Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar,

·      Fakirliğin çevreye verdiği zarar, ve

·      Kitle imha silahlarının hızla artmasıdır (Zürn, 1996:70).

 

Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, genel olarak üretim ve tüketim faaliyetlerinin ortaya çıkardığı negatif dışsallıklardan kaynaklanmaktadır.  Globalleşme ile birlikte ortaya çıkan endüstriyel ürünler ve bunun hızla diğer ülkelere hızla yayılması ekolojik dengeyi bozmaktadır.

 

Trans-nasyonal firmalar, dışsal maliyetlerin getirdiği ek yükten kurtulmak için faaliyetlerini gelişmiş ülkeler yerine çevre mevzuatının daha gevşek olduğu gelişmekte olan ülkelere doğru kaydırmaktadırlar.  Böylece söz konusu firmalar, ‘kirleten öder’ prensibine pek maruz kalmamakta ve dolayısıyla da ek bir maliyet avantajı sağlamaktadırlar.  Buna karşın gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren firmaların, çevre standartlarının yüksekliği dolayısıyla rekabet gücü zayıflamaktadır.  Böyle bir durum gelişmiş ülkeleri çevre standartlarını düşürmeye zorlamakta ve sonuçta global çevre standartları düşmektedir.

 

Öte yandan globalleşmenin sürükleyicisi trans-nasyonal firmaların, gelişmekte olan ülkelerdeki faaliyetleri genel olarak kömür, ağaç işleme ve kağıt sanayii, motor parçaları, kimyevi maddeler, petrol ürünleri gibi çevrenin duyarlı olduğu alanlarda yoğunlaşmaktadır (Şen,1998).  Bu firmaların faaliyetleri, çevreye yerel endüstrilerden daha fazla zarar vermekte çevre ve insan sağlığı için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır.  Örneğin, trans-nasyonal firmaların bu ülkelerdeki faaliyetleri sonucu Orta Amerika’nın tropikal yağmur ormanlarının % 25’i yok olmuştur (Şen,1998:187).  Ormanların yok olması ise, hem iklim değişikliklerine hem de olumsuz çevresel değişikliklere yol açmaktadır.  Ozon tabakasının gittikçe incelmesi bunun bir işaretidir.  Ozon tabakasının incelmesi ise insan sağlığını doğrudan tehdit etmektedir.  Ozon tabakasının incelmesi sebebiyle iyice süzülemeyen ültraviyole ışınları başta deri kanseri olmak üzere güneş ışınlarıyla bağlantılı pek çok hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 

 

Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, ozon tabakasının incelmesi ya da delinmesiyle sınırlı kalmamakta; iklim değişikliklerine ve zararlı atıklar yoluyla çevre kirliliğine neden olmaktadır.  Bir taraftan ormanların yok olması diğer taraftan da hava kirliliğinin artması, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu yıldan yıla arttırmaktadır.  Endüstri devriminden bu yana atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu yaklaşık % 25 oranında artmıştır.  Atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun yükselmesi, sera etkisi ile (greenhouse effect) global ısınma sorununu gündeme getirmektedir.  Yapılan tahminler, 2050 yılına kadar global ısınmanın 1.5 ile 4.5 Co arasında artacağını göstermektedir (Bkz. Zürn,1996:72). 

 

Çevreye zarar veren bir başka faktörde fakirliktir.  Fakirlik, insanların çevreye bağımlılığını arttırmakta ve zorunlu olarak insanları aşırı ölçüde doğal kaynak kullanımına yönelmektedir.  Fakirliğin hızlı nüfus artışı ile birleşmesi halinde -pek çok gelişmekte ya da az gelişmiş ülkede olduğu gibi- çevreye verilen zarar daha da artmaktadır.  Ancak fakirliğin çevreye verdiği zararın sanayileşmenin çevreye verdiği zarar ile karşılaştırıldığında, daha dar bir alanı etkilediğini -en azından kısa dönemde- söylemek mümkündür.  Sanayileşmenin çevreye verdiği zarar, çok daha geniş boyutlu olup etkisi bütün dünyaya yayılmaktadır.  Öte yandan, kitle imha silahlarının -kimyasal, biyolojik ve nükleer- dünyada hızla yayılması bütün insanlık için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır.  

 

[3] Tabi ki bu varsayım vergiye eşdeğer sübvansiyon ya da maliyetlerdeki düşüşe yol açabilecek başka bir faktörün olmaması durumunda geçerlidir.

 

Kaynak: C.C.Aktan ve H.Şen, Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye, Ankara: TOSYÖV Yayınları, 1999. adlı kitaptan alıntı.