SOSYAL DEVLETİN  AMAÇLARI

 

 

            Sosyal devletin amacının sadece "kişilere minimum bir gelir düzeyinin garanti edilmesi" ya da "belirli ihtiyaçların karşılanmasında minimum standartların sağlanması” olduğunu ileri sürenler yanında; geniş anlamda refah devletinin amacının “tüm vatandaşların yaşam koşullarını iyileştirmek" olduğunu kabul edenler de vardır. Genel olarak sosyal devletin temel amacının; “bir toplumu oluşturan bireylerin, yasalar karşısında olduğu kadar siyasal, ekonomik ve sosyal hayatın işleyişi içinde de eşit ve özgür olmalarını sağlamak” olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, sosyal devlet, bireylerin yasalar karşısında eşit ve özgür olduklarını kabul etmekte; bunun ötesinde; bu eşitlik ve özgürlüğün bireyler açısından işlevsel bir niteliğe sahip olması için gerekli imkanları da sağlamaya çalışmaktadır. Sosyal devletin genel kabul gören, ortaya çıkmasında önemli rolü olan ve bu temel amacın alt başlıkları olarak kabul edebileceğimiz, diğer amaçları ise; yoksullukla mücadele ve adil gelir dağılımına ulaşma, fırsat eşitliğini sağlama ve sosyal güvenlik şeklinde sıralanabilir.

1. adİl gelİr dağIlImI ve Yoksullukla Mücadele

            Sosyal devletin temel amaçlarından biri, toplumu ve bireyleri yoksulluktan kurtararak, güvensizlik alanını daraltmak ve herkesin kendi kaderine hakim olmasını sağlayacak koşulları ve ortamı hazırlamaktır. Yoksullukla mücadelede temel hedef, herkese insanca yaşaması için gerekli minimum gelir düzeyini garanti etmektir.

            Prensipte yoksulluk, kişisel gelire göre tanımlanabilir. Kişisel gelirin teorik olarak anlamı, parasal gelir ve para-dışı tüm gelirlerin toplamından ibaret olan toplam gelirdir*. Mutlak yoksulluk, kişinin parasal gelirinin, yaşamını ve sağlığını sürdüremeyecek kadar düşük olmasıdır. Önceki dönemlerde bu şekilde yoksulluğun nesnel olarak ölçülebileceği umulmuştur, ancak günümüzde, en azından gelişmiş ülkelerde bu yaklaşım populer değildir (Barr, 1993, 164). Nispi  yoksulluk ise, bir kişinin yaşam standartlarının yaşadığı toplumun ortalamasından önemli ölçüde farklılaşması anlamına gelir. Buna göre kişi, eğer normal hayata katılamıyorsa yoksuldur (Barr, 1993, 164-165).

            Mutlak anlamda yoksulluk ve eşitsizlik tamamıyla farklı kavramlardır. Mutlak yoksulluk, bazı göstergelerin altındaki yaşam standardı ile ilgilidir; eşitsizlik ise fakir ve fakir olmayan kişilerin gelirleri arasındaki farkla ilişkilidir. Sosyal devlet taraftarlarına göre, mutlak anlamda yoksulluğu azaltmak için yoksul kişilere insanca yaşamalarına imkan verecek, diğer bir deyişle bu kişilerin yaşam standartlarının belirli göstergelerle tespit edilen düzeye yükselmesini mümkün kılacak minimum bir geliri sağlamak gerekmektedir. Eşitsizliği azaltmak içinse; servet ve gelirler arasındaki farklılıkların azaltılması gerekir. Bu ayrım önemlidir, çünkü, birini amaçlayan politikalar diğerini şiddetlendirebilir. Bu nedenle fakirlere yardımın mı eşitsizliği azaltmanın mı ana amaç olarak belirlendiğinin açıkça ortaya konması gerekir (Barr, 1993, 165).

            Yoksullukla mücadele ya da fakirlere yardım konusunda her dönemde toplumların çeşitli uygulamalara başvurdukları bilinmektedir. Ancak sosyal devlet uygulamalarından önceki dönemlerde bu alandaki uygulamalar daha ziyade din ve geleneklere bağlı olarak aileler, komşular, vakıflar, topluluklar, kilise vb., devlet dışındaki birimlerce gerçekleştirilmiştir. Batılı ülkelerde devletin yoksullara yardım konusundaki ilk uygulamalarına İngiltere'deki Yoksullara Yardım Yasası'nı örnek gösterebiliriz. İslam devletlerinin sosyal refah alanındaki uygulamaları da oldukça eskilere dayanmaktadır. Örneğin; İslam devletinde, devlet gelirlerinin belirli bir kısmı doğrudan yoksullara ve düşkünlere tahsis edilmektedir. Bu hususa ileriki bölümlerde tekrar değineceğiz.

Batılı ülkelerde 19. Yüzyılın sonlarına kadar, devlet yoksullukla mücadele konusunda bazı uygulamalara gitmekle birlikte genel olarak yoksullukla mücadelenin devlet dışındaki vakıflar, kilise, aile gibi birimlerin sorumluluğunda olduğu düşüncesi hakim olmuştur. Ancak bu ülkelerde sanayileşme süreci boyunca olağanüstü servetler birikmesine karşın, bu birikimlerin belirli kesimlerin elinde toplanması, toplumdaki geniş halk kitlelerinin ise yoksulluk içinde bulunması toplumsal gerginliklerin artmasına ve dikkatlerin yoksulluk sorunu üzerine toplanmasına yol açmıştır. Örneğin İngiltere’de 19. yüzyılın sonlarına doğru, sosyal bilimcilerin sosyal sorunlara ilişkin yaptıkları araştırmalar kamuoyunda geniş yankı yaratmıştır. Charles Booth bir eserinde (Life and Labour of the People in London) Londra’da yaşayanların % 30.7’sinin yoksul olduğunu belirtmiştir. Rowtree de, York şehrinde yaptığı çalışmasında aynı sonuçlara ulaşmıştır. 1899 Boer Savaşı’nda silah altına çağrılan 12 bin mükellefin 8 bini çürük, sadece 1200’ü tam sağlıklı çıkmıştır (Sözer, SDU, s. 51). Bu gelişmeler fikir akımlarını da etkilemiş, bırakınız yapsınlar felsefesi zayıflamıştır. Diğer yandan  20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı ve 1929 Dünya Buhranı da, yoksulluğun önemli boyutlara ulaşmasına yol açmış, kişilerin ve toplumların yoksullukla mücadele konusuna verdikleri önemi arttırmıştır.

ABD Başkanı Roossevelt’in, 6 Ocak 1942 tarihli Kongre’de yaptığı konuşmada bahsettiği 4 özgürlükten biri de “yoksulluktan kurtulma hakkı (özgürlüğü)”dır. (Diğer üçü ise; dünyanın her yerinde konuşma ve ifade özgürlüğü, ibadet özgürlüğü ve korkudan kurtulma hakkıdır). Beveridge de biri yoksulluk olan beş büyük kötülükten (hastalık, cehalet, pislik-bakımsızlık-sefalet ve tembellik) kaçınmak için devletin gücünü gerektiğinde herhangi bir sınırlama olmaksızın kullanmasının zorunlu olduğunu ileri sürmüştür (Barr, 1998, s. 62).

Sonuçta, kitlesel yoksulluğun artması ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin tırmanması devletin sosyal alanda çeşitli görevler üstlenmesine yol açmış ve devlet, sosyal güvenlik sistemleri vasıtasıyla gelirin yeniden dağılımını sağlama ve yoksullukla mücadele etme çabasına girişmiştir.

Özel mülkiyet, teşebbüs ve sözleşme özgürlüğünü temel alan serbest piyasa ekonomisinde; rasyonel bireylerin, ekonomik faaliyetlerini çıkarlarını maksimize edecek şekilde düzenleyecekleri varsayılıyordu. Sahip oldukları üretim faktörleri ile üretim sürecine katılan bireyler, bu süreç sonucunda oluşan üretim değerinden ya da milli gelirden de katılımları ölçüsünde bir pay alacaklardı. Ancak bu şekilde üretim faktörü arz etmek yoluyla elde edilen kişisel gelirler arasında farklılıkların olacağı açıktır. Örneğin talebi yüksek olan bir ürün yetiştiren çiftçinin geliri, talebi daha düşük olan bir ürünü yetiştiren çiftçinin gelirinden söz konusu üretim dönemi sonunda daha yüksek bir düzeyde gerçekleşecek; diğer yandan emeğini arz eden kişiler zeka, yetenek, vb. açılardan farklılık göstereceği için elde edecekleri gelir de farklı olacaktır. Dolayısıyla, kapitalist sistem içinde, kişilerin farklı gelirlere sahip olmaları diğer bir deyişle gelir dağılımının eşitsiz olması sistemin doğal ve beklenen bir sonucudur ve ahlaki ya da adalete dayanan düşünceler gelir dağılımında ancak bir dereceye kadar ve çok büyük sömürüler varsa bir rol oynayabilir (Talas, 1999, s. 176).

 Serbest piyasa ekonomisinde, tam rekabetin mevcudiyeti halinde sistemin kendi iç güçleri vasıtasıyla hem etkinlik hem de adalet sağlanabilecektir. Dolayısıyla devletin ekonomik hayata adil gelir dağılımını sağlamak ve yoksullukla mücadele etmek amacıyla müdahale etmesi ve aktif bir rol üstlenmesine de gerek yoktur. Gelir dağılımı ne olursa olsun, piyasada oluşan arz ve talep koşullarına göre fiyat mekanizması aracılığıyla Pareto etkinliği kavramı ile ifade edilen ekonomik etkinliğe, yani üretim, tüketim ve bölüşümde etkinliğe ulaşılacaktır. Böylece devletin herhangi bir müdahalesine gerek kalmaksızın toplumsal refahın en üst düzeye çıkarılması mümkün olacaktır. Adam Smith'in belirttiği gibi devletin böyle bir ortamda yapması gereken sadece tam kamusal malların sağlanması, özel sektörün karlı bulmadığı için girişmediği altyapı vb. hizmetlerin gerçekleştirilmesi ve akıl hastaları, kimsesiz çocuklar gibi korunmaya muhtaç kişilerin korunmasıdır.

Ancak zaman içinde piyasanın bazı durumlarda, örneğin kamusal malların, dışsallıkların ve doğal tekellerin mevcut olduğu hallerde, başarılı olamadığı ve fiyat mekanizması aracılığı ile etkinlik ve adaletin beraberce sağlandığı bir Pareto optimal noktaya ulaşılamadığı görülmüştür. Bununla birlikte, "piyasa başarısızlığı" olarak nitelendirilen ve gelir dağılımını da etkileyen bu hususlar nedeniyle devletin ekonomiye müdahalesi sadece mevcut aksaklığı düzeltmek amacıyla ve sınırlı bir şekilde olmuş ve bu müdahaleler de adaletten ziyade etkinlik kaygısıyla gerçekleştirilmiştir. Ancak zaman içinde tam rekabetten sapmaların giderek artması, tekellerin ve tekelci eğilimlerin giderek yaygınlaşması yanında yukarıda belirtildiği üzere kitlesel yoksulluğun ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin toplumsal gerginlikleri tırmandıracak, sınıflararası çatışmaları şiddetlendirecek boyutlara ulaşması sonucu devlet, etkinlik kaygısı yanında belki ondan daha fazla adalet kaygısıyla ekonomiye müdahale etmek ve adil gelir dağılımını sağlama görevini üstlenmek zorunda kalmıştır.

Sosyal devletin temel amaçlarından biri olan adil gelir dağılımı, toplumda kişilerin elde ettikleri gelirler arasında çok büyük uçurumların olmamasını, milli gelirin kişiler ve sınıflar arasında toplumsal gerginliklere yol açmayacak şekilde dağılmasını, dolayısıyla toplumca kabul edilebilir bir gelir paylaşımını ifade etmektedir. Dolayısıyla, sosyal devletten beklenen; kamu gelirlerini (özellikle artan oranlı vergiler) ve kamu harcamalarını (özellikle sosyal transferler) kullanarak toplumu oluşturan kişiler arasında zenginden fakire doğru geliri yeniden dağıtması ve servet ve gelirler arasındaki dengesizlikleri azaltmaya çalışması; milli gelirin adaletsiz dağılımı sonucunda yoksul düşen kişileri, güçsüzleri, düşkünleri, bakıma muhtaç çocukları korumasıdır. Ancak bu kişilerin korunmasında temel prensip, onların toplum içindeki saygınlığını zedelemeyecek şekilde yardımda bulunmak, çalışabilecek durumda olanlara iş sağlamak, bu kişileri üretken ve topluma yararlı duruma getirmek  olmalı, sağlanan yardımlar çalışma isteğini kırmamalıdır.

            Bir ülkede üretimin ve milli gelirin artması da devletin temel amaçlarından biridir. Esasen bireylerin gelirinin ve dolayısıyla refahının artması için üretim düzeyinin artması gerekmektedir, ancak bu, yeterli değildir. Milli gelir ne kadar artarsa bu artış toplumdaki tüm bireylere yansımıyorsa, özellikle alt gelir gruplarındaki bireylerin yaşama olanakları, koşulları ve kolaylıklarında bir değişiklik olmuyorsa, bu durumda gerçek anlamda bir refah artışından söz etmek mümkün değildir.

2. FIrsat Eşİtlİğİ

            Hem liberal hem de sosyal devlet anlayışında insanlar, ırk, dil, renk, cinsiyet, din, inanç, vb. nedenlerle ayrım yapılmaksızın yasa önünde eşittir. Liberal devlet anlayışında bireyler yasa önünde eşittirler ama yasalar hiç bir zaman bireyler arasındaki sosyal-ekonomik koşulları eşit hale getirmek, onlara fırsat eşitliği sağlamak için kullanılacak bir araç değildir. Sosyal devlette ise amaç, bireylere fırsat eşitliği sağlayarak, yasa önünde eşitliği daha etkili kılmaktır (Göze, 1995, s. 117). Çünkü sosyal devlet taraftarlarına göre, yasa önünde eşitlik, bireyler arasında yasalardan kaynaklanan eşitsizlikleri kaldırmakla birlikte, tek başına insanları toplumsal hayatta tamamiyle eşit duruma getirmemekte, sosyo-ekonomik durumdaki farklılıkların yol açtığı haksızlıklar bireyler arasında tam anlamıyla eşitliğin sağlanmasını engellemektedir. Dolayısıyla sosyal devlet, sosyal ve ekonomik koşullardaki farklılıkların, insanlar arasında ayrıcalık doğurmasını önlemek için, güçsüzleri koruyucu tedbirlerle, sosyal-ekonomik nedenlerin yol açtığı eşitsizlikleri gidermeye çalışır.

Sosyal devlet taraftarları, fırsat eşitliği konusunda özellikle eğitim ve öğretim hizmetlerine büyük önem vermektedir. Eğitim ve öğretim hizmetlerinin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde faydaları yüksek olup, özellikle ileri eğitim kademelerinde kişisel düzeydeki getiriler ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle neredeyse bütün ülkelerde devletçe zorunlu ve bedelsiz olarak tüm yurttaşlara sunulan ilk öğretim hizmeti yanında, herkese, yeteneklerini ve bilgilerini geliştirerek daha iyi bir meslek edinme, daha yüksek bir gelir düzeyine ve yaşam seviyesine ulaşmaları açısından her düzeyde mesleki ve teknik eğitim ile yüksek öğrenim hizmetinden yararlanabilme olanağı da tanınması da gerekir. Eğitim hizmetlerinin piyasada sunulması durumunda yeterli ödeme gücüne sahip olmayan kişilerin mesleki ve teknik eğitim ile yüksek öğretim hizmetinden yararlanma olanağından mahrum kalmaları söz konusu olabilir. İşte, bu durumu önlemek ve kişilere fırsat eşitliği sağlamak amacıyla her düzeyde eğitim ve öğretim hizmetlerinin sağlanması da sosyal devletin temel görevlerinden biri kabul edilmektedir.

3. Sosyal Güvenlİk

            Sosyal devletin temel amaçlarından ve ortaya çıkışında etkili olan en önemli faktörlerden bir diğeri ise sosyal güvenliğin sağlanmasıdır. Liberal devlet anlayışında, 20. yüzyılın başlarına kadar, kişilerin, gelecekte karşılaşmaları muhtemel hastalık, yaşlılık, kaza, işsizlik vb. risklere karşı korunmaları kendi sorumlulukları olarak kabul edilmekteydi. Ekonomi sürekli tam istihdamda olduğu ve dolayısıyla kişiler üretim sürecine katılmaları karşılığında belli bir gelir elde ettikleri için hastalık, kaza gibi durumlarda gerekli hizmeti piyasadan satın almaları, diğer yandan yaşlılık, sakatlık, işsizlik gibi durumları düşünerek bu günler için tasarruflarının bir kısmını ayırmaları bekleniyordu. Diğer yandan toplumda gerek aile içinde gerekse dini kuruluşlar, topluluklar ya da hayır kurumları vasıtasıyla düşkünlere, yoksullara, sakatlara, yaşlılara ve kimsesiz çocuklara yardım edilmesi söz konusuydu.

            Bu koşullar ve düşüncelerin hakim olduğu bir ortamda devletin günümüzdeki anlamda bir sosyal güvenlik fonksiyonu üstlenmesi diğer bir deyişle ekonomiye sosyal güvenliği sağlama amacı ile müdahale etmesi de düşünülemezdi. Ancak, sanayileşme sürecinde ancak fizyolojik ihtiyaçlarına yeten bir gelir elde eden işçilerin bu düşük gelir düzeyi ile sosyal güvenlik ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları konusunda klasik iktisatçılar bir çözüm önermedikleri için olayların gelişimi devleti sonuçta sosyal güvenlik alanında bir rol oynamaya zorlamıştır (Talas, 1999, s. 204-205).

            I. Dünya Savaşı’nın etkileri henüz geçmeden ortaya çıkan 1929 Buhranı ile artan ve süreklilik kazanan işsizlik yanında; özellikle kötü çalışma koşulları, sefalet ücretleri seviyesine düşen emek gelirleri gibi nedenlerle işçilerin tepkilerinin artması, demokrasinin yayılması ve işçilerin örgütlenmesi ile politik alanda bir baskı grubu oluşturmaları vb. sonucunda,  20. yüzyılın ilk yarısında devlet sosyal güvenliği sağlamak için önlemler almaya başlamış, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra bu alanda temel bir birim haline gelmiştir. 

            Sosyal güvenlik alanında devlet; başta sosyal sigorta olmak üzere, sosyal tazmin, sosyal yardım ve sosyal hizmet araçlarından yararlanarak, tüm yurttaşlarının geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak önlemleri alır. Kişilere hastalık, yaşlılık, kaza, sakatlık, işsizlik gibi olasılıklara karşı koruma sağlar. Kişileri sosyal hayatta karşı karşıya kalabilecekleri bu olasılıklar karşısında ekonomik açıdan güçlü kılar. Hayatlarının her döneminde gelir düzeylerinde karşılaşabilecekleri bir düşmeye karşı kişilere en azından minimum bir gelir seviyesi garanti ederek, geleceğe güvenle bakma imkanı verir.

            Sosyal devlet anlayışına göre; hiç kimse hayat standartlarında umulmadık ve kabul edilemez büyüklükte bir düşüşle karşı karşıya kalmamalıdır. Bu görüş, sosyal devlette, işsizlik yardımlarının ve sağlık alanında sunulan hizmetlerin temel amacıdır (Barr, 1993, s. 8-11). Sigorta ve sosyal yardım kurumları ile kişilerin gelirlerindeki dalgalanmaların hafifletilmesi diğer bir deyişle kişilerin gelirlerindeki tahmin edilebilir/öngörülebilir düşüşlerin giderilmesi de bir diğer amaçtır (Barr, 1993, s. 8-11). Buna göre sosyal (ya da özel) sigorta kurumları, bir sigorta aylığı programı ile kişilerin yaşam boyu tüketimlerini bugün ve gelecek arasında dağıtmalarına  olanak tanır.

4. TAM İSTİHDAM VE İşsİzlİkle Mücadele

            Sosyal devletin temel amaçlarından biri de kişilerin gelir elde etmelerini sağlayacak bir iş edinmeleri için gerekli koşulları sağlamak ve böylece kendi geçimlerini temin edebilecekleri bir işte çalışabilmelerini mümkün kılmaktır.

            İşçilerin giderek artan siyasal güçleri ve büyük bir baskı grubu olarak belirmeleri, sanayileşmiş ülkelerde hükümetlerin ücretlerle ilgilenmelerine ve refahı daha yaygın bir hale getirmek için ücret politikası izlemelerine yol açmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra, sanayileşmiş ülkelerde benimsenen ve yürütülen ücret politikası, sosyal refah devletine ulaşmada önemli bir araç olmuştur (Talas, 1999, s. 201).

            Refahın, devlet faaliyetleri ya da diğer bir deyişle devletin kullandığı araçlardan farklı ve temel nitelikteki kaynağı  açıktır ki emek piyasasıdır. Emek piyasası, öncelikle ücret geliri nedeniyle en önemli refah kaynağını oluşturmaktadır. Kişilerin makul düzeyde gelir getiren bir işte çalışmaları, onlara kendi ihtiyaçlarını karşılama ve böylece devletin refah alanında ya da sosyal alandaki desteğine daha az ihtiyaç duyma olanağı tanıyacaktır. Genel olarak sosyal devletin yoksullukla mücadele amacını yerine getirmede kabul ettiği prensip, yoksullara yapılacak yardımların bireylerin saygınlığını ve özgüvenini yitirmelerine yol açmayacak bir şekilde düzenlenmesidir. Bu nedenle sağlıklı ve güçlü olan yoksul kişilere, olanaklar elverdiği ölçüde, bir iş sağlamak suretiyle yardımda bulunmak daha uygun bir yöntem olarak kabul edilebilir. Sonuçta, tam istihdam da, geniş anlamda refah tanımının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır ve gerçekten de II. Dünya Savaşı sonrası dönemde ulaşılan yüksek istihdam düzeyleri ve artan emek verimliliği, sosyal adaletin sağlanmasında en az gelirin yeniden dağıtımı kadar eşitleyici bir güç oluşturmuştur (Barr, 1993, s. 6-7).

            Sosyal devlet; işsizlikle mücadele ve tam istihdamı sağlama amacı yanında emek gücünün yenilenmesini (devamını) sağlayacak önlemleri de almak zorundadır.  Emek gücü, kişinin emek sunma kapasitesidir. Bu kapasitenin sürekliliği, yenilenmesi (yeniden üretilmesi) tüm toplumlar için gerekli bir husustur. Kapitalizmde bunun meydana gelmesini sağlayan iki temel mekanizma vardır. Birincisi, kapitalist sistemde işçiler emeklerini sunarak tüketecekleri mal ve hizmetleri satın alacakları maaş ve ücreti kazanırlar. Bu kullanım değerlerinin tüketimi herhangi bir toplumda ve dönemde çalışma kapasitesini yeniden ikmal eder. İkincisi, temel olarak ev kadınları tarafından aile içinde üretilen alışveriş, yiyeceklerin hazırlanması, çamaşır, bulaşık, vb. kullanım değerleridir. Bu hizmetler olmaksızın piyasada satılan malların tüketimi güç ya da imkansızdır. Kullanım değerlerinin bu iki farklı tüketim biçimi, emek kapasitesinin sürekliliğini sağlar. Modern refah devleti bu sürece bir kaç şekilde müdahale eder (Gough, 1979, s. 45-46).

(i) Vergi ve sosyal güvenlik sistemleri yoluyla tüketim mallarına harcanabilecek para miktarını değiştirir.

(ii) Kişilere satın alma gücü sağlayan kullanım değerlerinin yapısı devlet tarafından düzenlenebilir. Yeni konutlarda sağlanan kolaylıklar gibi.

(iii) Belirli mal ve hizmetler, belirli kişiler ya da herkes için,  sübvanse edilebilir. Belirli konut kategorileri ya da yiyecek tipleri gibi.

(iv) Devlet doğrudan hizmet şeklinde kullanım değerleri sağlar. Örneğin; ulusal sağlık hizmetleri gibi bedava ya da büyük ölçüde düşük bir fiyatla sunulan hizmetler. 

            Böylece, günümüzde, kollektif şekilde üretilen sosyal hizmetler ile; özel sektör, yurt içi sektör ve devlet, doğrudan emeğin yeniden üretimine katkı sağlamaktadır. Günümüzde piyasa ekonomisi kapsamında mevcut bu alternatiflerin tümünde refah devleti giderek artan bir biçimde tüketim düzeyi, kalıpları ve dağılımını kontrol etmektedir. Ama emek gücünün yeniden üretiminde devletin rolü bu nicel unsurların ötesinde, nitel unsurları da içerir. Sosyal hizmetler, eğitim, sosyal çalışma ve insan gücü programları dolaysız olarak bu sonuca ulaşmada belki de en önemli araçlardır. Aile indirimi, çeşitli sigorta faydaları türleri, konut politikaları ve sağlık hizmetleri nicel unsurlarla daha ilgilidir.

Açıktır ki; emek gücünün devamı, sadece bugünkü emek gücünü değil gelecek nesilleri de ilgilendirir. Çocuklar bugün için üretken olmayan gruptur ama geleceğin işgücünü oluşturur. Günümüz kapitalist toplumlarında bu bağımlı gruplara yapılan sosyal transferler, hala temel olarak ailelerin kişisel sorumluluğundadır. Bununla birlikte, artan devlet müdahaleleri ile bu büyük ölçüde engellenmektedir. Ancak, çocuklar gelecek neslin iş gücünü oluşturduğu ve dolayısıyla hızla değişen dünyada emek gücünün yeni değişimlere göre yeniden eğitimi gerektiği için, refah devleti anlayışı içinde bu konuya önem verilmesi de doğaldır.

5. Sosyal Denge ve BarIşI Sağlamak

            Sosyal devletin temel amaçlarından biri de, sosyal dengeyi ve dolayısıyla sosyal bütünleşme ve barışı sağlamaktır. Sosyal devlet bu amaçla kişiler, sosyal sınıf ve zümreler ile farklı din ve mezheplere mensup olanların öncelikle yasalar karşısında eşit işlem görmelerini sağlamaya ve kişilerin, mensup oldukları sınıf, zümre, ırk, din veya mezhep nedeniyle ya da sahip olduğu ekonomik güçten ötürü ayrıcalıklı muamele görmesini engellemeye çalışır. Haksızılığa uğrayanları, güçsüz kişileri korur.

            Sosyal devlet, bir yandan sermayenin tekelleşmesini önlemek ve serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek için yasal ve kurumsal düzenlemelere giderken diğer yandan çalışanların ülke yönetimine gelmeleri veya yönetimde ağırlıklarını duyurmaları için gerekli önlemleri alır. Bu amaçla para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarını denetler; çalışanların örgütlenme, iş güvencesi, sendika kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkını tanıyarak ve bunların kullanılmasını sağlayarak; çalışma risklerini işverene yükleyerek; adaletli ücret elde etme, dinlenme, güvenli koşullarda çalışma olanaklarını somut olarak gerçekleştirmek suretiyle, çalışanları sermaye sahiplerinin baskısına karşı korur ve emek sermaye dengesini sağlamaya çalışır (Duman, 1997, s. 37).

6. Ekonomik Büyüme ve KalkInma

Ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması, sosyal devletin en önemli amaçlarından biri olarak kabul edilmektedir. Sosyal devlet, Keynesyen politikalar çerçevesinde, ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması amacıyla sermaye yatırımlarını teşvik eder, ekonomik faaliyetlerin  tam istihdamı sağlayacak düzeyde gerçekleşmesi için gerekli koşulları ve ortamı sağlamaya çalışır. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi alanlara müdahale ederek ülkenin beşeri sermayesi olan ve ekonomik kalkınmada hayati bir önem taşıyan işgücünü geliştirmeye, sağlıklı ve verimli çalışması için gerekli ortamı hazırlamaya yönelik tedbirler alır.

Refah devleti, bazılarına göre, net milli gelirin artış hızında belli bir büyüme sağlayabilen ve bu büyümeden tüm toplumun adil bir şekilde yararlanmasına olanak veren devlettir (Talas, 1999, s. 198). Bu amaçlar, ileri üretim teknolojisi ve mevcut üretim kaynaklarının işbirliği ile gerçekleştirilecektir. Bazılarına göre ise, toplumun zenginliği, serveti arttıkça toplumda sosyal bakımdan, eğitim bakımından ve maddi açıdan daha eşitlikçi ya da adil  bir duruma gelindiği takdirde sosyal refah devleti belirecek, doğacaktır. Ancak, refah devleti aslında milli gelirin daha adil ölçüler içinde dağılımını sağlayan önlemlere sıkı bir şekilde bağlıdır ve bu önlemlerin içeriği ve etkinliği ile ilgilidir  (Talas, 1999, s. 198). Gerçekten sosyal refah devletinin önlemlerine baktığımızda gelirle ve gelirin birincil ve ikincil dağılımı ile çok yakından ilgili olduklarını görmekteyiz. Ancak, bu hususun, çağımızın ileri refah devletlerinin, sosyal uygulamalara yoğun şekilde giriştikleri dönemde, üretim sorununu çözmüş olmalarıyla yakından ilişkili olduğu açıktır. Dolayısıyla, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik büyüme amacının, adil gelir dağılımı amacı kadar, belki bazı durumlarda daha da fazla önem kazanması doğaldır.


Kaynak: C.Can Aktan ve Özlem Özkıvrak, Sosyal Refah Devleti, 2003.

Not: Referanslar  yukarıda belirtilen kaynak içerisinde yeralmaktadır.